Geçtiğimiz 10 Ocak, sadece bir takvim yaprağı değil, gazetecilik mesleğinin onur günüydü. Bu anlamlı günde Alanya Gazeteciler Cemiyeti, mesleğin geleceğine ışık tutan, cesur ve derinlikli bir medya söyleşisine ev sahipliği yaptı. Siyasal İletişim Danışmanı/ Yazar Esat Aydın ve Alanya basın emekçilerinin katılımıyla gerçekleşen söyleşinin teması aslında her şeyi özetliyordu: “Kusurlu Demokrasiden Planlı Otokrasiye.”
Türkiye'nin her köşesinde her yıl olduğu gibi basın emekçileri adına düzenlenen kahvaltı etkinliklerinden birisi Alanya'da da düzenlenmişti. Fakat AGC Başkanı Gaye Coşkun ve Yönetim Kurulu Üyesi meslektaşlarımızın basın adına vizyonel yaklaşımı, bir kutlamadan ötesini gerçekleştirdi; bir durum tespiti, bir dertleşme ve en önemlisi bir çıkış yolu arayışıydı. Masaya yatırılan konu netti: Bugün gazetecilik, sadece haberi bulup çıkarma mücadelesi değil, aynı zamanda o haberi boğmaya çalışan devasa bir “anlatı tekeli” ile mücadele sanatı haline geldiğiydi.
Peki, bu baskı iklimi nasıl kuruluyor? "Doğru" ve "yanlış" kime göre belirleniyor?
Devletin Yeni Mimarisi: Hakikat Bakanlığı mı? Gazeteciliğin bu günü ve yarınları adına önemli tespitlerde bulunan Usta Gazeteci Esat Aydın'ın bu söyleşide bize aktardığı tespitlerden alıntılar yaparak devam etmek, 1,5 saat kadar süren sohbetimizin genelini nokta atışı bir özetle yapabilmemi mümkün kılacak;
Söyleşide öne çıkan en çarpıcı tespitlerden biri, son yıllarda “dezenformasyonla mücadele” adı altında devletin içinde büyüyen yeni kurumsal yapıydı. İletişim Başkanlığı bünyesindeki Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (DMM), ilk bakışta yalanla mücadele ediyor gibi görünse de asıl işlevi kamusal eleştirileri baskı altına aklıp bir çerçeve içine almak ve bazı sesleri görünmez kılmaktır.
HÜKÜMETİN ÇİZDİĞİ SINIRIN DIŞINDA KALAN HER SÖZ 'ŞÜPHELİ' VE 'TEHLİKELİ' OLARAK YAFTALANIYOR
Sorun şu ki; "yalanı kim ayıklıyor?" sorusu, tehlikeli bir şekilde "doğruyu kim tekeline alıyor?" sorusuna evriliyor. Hükümetin çizdiği sınırın dışında kalan her söz, otomatikman "şüpheli" muamelesi görüyor. Tıpkı 3. dünya ülkelerinde gördüğümüz gibi, iktidar kendi doğrusunu "mutlak hakikat", eleştiriyi ise "dezenformasyon" olarak kodluyor. Bu noktada gazetecinin sorması gereken soru şudur: İktidarın açıklaması hakikat mi, yoksa sadece güç sahibi bir aktörün iddiası mı?.
Medyanın üzerinde modern baskı: Ekonomik Sopa ve Oksijensiz Bırakma
Olive Garden'da gerçekleşen bu toplantıda meslektaşlarımızın haklı olarak dile getirdiği bir diğer konu, belkide medya üzerindeki en önemli konuların başında gelen "ekonomik sopa"ydı. Basın İlan Kurumu (BİK) ve RTÜK gibi yapılar, gazeteciyi susturmanın en sessiz yolunu, yani oksijenini kesme yöntemini uyguluyor. Oksijen ise gelir akışıdır. Gelir ise günün koşullarında yaşamsal bir mecburiyettir, evet 'yaşamsal' Gelir yoksa, bu koşullarda gazetecinin yaşama şansı da yoktur.
RTÜK, kestiği cezalarla, BİK ise ağırlaştırdığı koşullarla ve daha da önemlisi iki kurumun yarattığı "ceza gölgesiyle" bir disiplin iklimi üretiyor. Haber masalarında "Bu konu kamu yararı taşır mı?" sorusunun yerini, "Ben bunu yayınlarsam kurumum neyle karşılaşır?" korkusu aldığında, anlatı tekeli zaten oluşmuş oluyor.
MODERN SANSÜR: BANT GENİŞLİĞİ
Eskiden sansür, gazete kapılarına kilit vurmakla yapılırdı. Bugün ise yöntemler çok daha sofistike. Jacques Perriault’nun dediği gibi; güzergâhı kontrol eden, gerçeğin de güzergâhını kontrol eder.
Türkiye’de kritik politik anlarda sosyal medya platformlarına erişimin kısıtlanması veya yavaşlatılması bir örüntü haline geldi. "Yasakladım" demeden işleyen bu modern sansürde; bant genişliği, erişim ve algoritmalar üzerinden "akış" düzenleniyor. Devletin kurumları bir yanda, algoritmik görünürlük diğer yanda; hakikat hem hukuki baskıyla hem de tasarımla yönetiliyor.
PEKİ HAKEM KİM OLACAK?
Alanya Gazeteciler Cemiyeti’nin(AGC) düzenlediği bu söyleşi, bizlere gazeteciliğin sadece "haber yazmak" olmadığını hatırlattı. Bizim açımızdan üzerinde ciddi bir şekilde direnilmesi gereken 'Etki Ajanlığı' tehdidiyle mücadele ederken TCK 217/A gibi "halkı yanıltıcı bilgiyi yayma" suçunun yarattığı soruşturma tehdidi, gazetecinin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanırken, mesleki dayanışma ve fikri, özellikle Alanya gibi yaşamsal ihtiyaçların önemli bir etken olduğu Alanya'mızda çok önemlidir.
Hindistan’dan Macaristan’a kadar her yerde otoriterleşmeye evrilen rejimler "milli güvenlik" veya "kamu düzeni" gerekçeleriyle hakikati tekelleştirmeye çalışıyor.
Ancak bizler, bu tekeli kıracaksak bunu "daha yüksek sesle" kavga ederek değil; ülkemizin bekası ve gelecek nesillerimiz için bu tehlikeli mekanizmayı görünür kılarak yapmamız gerekiyor.
Kusurlu Demokrasi'den Planlı Otograsiye' kitabını imzalatma fırsatı da bulduğum usta Gazeteci Esat Aydın'a 'gazetecinin mücadelesine kattığı bu güçlü tespitler ve bilgiler için' ayrıca teşekkür ediyorum. Söyleşiden çıkan ve hepimizin zihnine kazındığını düşündüğüm o soruyla bitirelim: Hakikatin hakemi kim?.
Hakikatin hakemi kurumlar veya iktidarlar değil; kamusal denetimdir. Anayasal olarak da korunan 'Halkın Haber Alma Kakkı'nı her şeye rağmen savunan onurlu gazeteciliktir.